Bu kadar derin neye daldığını bulmaya çalıştı
belki de adını unuttuğu bir şiiri bulmaya çalışıyordu
telefonun sesiyle irkildi
o kadar ağır hareket ediyordu ki
daha telefona uzanamadan sustu telefonun sesi
gözünde meraklanmanın en küçük izi bile yoktu.
Siyah kazağının yumuşacık tüylerinde gezindi yüzü
belli belirsiz gülümsedi.
Unutulduğu yer gibi geldi oturduğu koltuk
odanın ışıkları yanmıyordu ve deniz kokuyordu ortalık
usulca gülümsedi... sigara kokusu bu dedi. Deniz değil...
inanılmaz bir kurguydu sanki hayatı,
kimin kurguladığı hakkında en ufak bir bilgisi bile yoktu.
çocukluğu geldi gözlerinin önüne,
daha o zaman böyle bir hayat süreceği kurgulanmış mıydı sahi?
Anlamaya çalıştı olan biteni.



O kadar çok soru geldi ki aklına birden
mesela kapı zillerinde neden erkek adları yazardı hep
ve neden balkondan gözlenen kendi erkekleri olurdu
ütüyü yapanda, bulaşığı, çamaşırı yıkayan da oydu
yemeği pişiren, çocukların ödevlerini yapan da o...
Oysa,
baba, oğul, koca
fark etmezlerdi bile mis gibi kokan çarşafların temizliğini
havluların ne kadar yumuşak, ortalığın ne denli düzenli olduğunu...
hayatı derli toplu yapan biri vardı nasılsa.
İster görevli deyin ister gönüllü…
Yerinden doğruldu yavaşça,
kısa beyaz montunu giydi
şimdi yolcu yolunda gerek dedi
kapıdan çıkıp yokuşu tırmanmaya başladı küçük, kararsız adımlarla
Nereye, onu da bilmiyordu.
Lodosun yıkıcı hızıyla inmişti karanlık, dar sokaklara...
Servilerin ürkütücü sessizliğini bozarak yaramaz bir çocuk gibi
saklanacaktı beyaz taşların arkasına
Ölecek kadar korktuğu ama göz ucuyla da bakmadan geçemediği
o yüksek, kalın duvarlı mezarlıklarda
şimdi ürkmeden dolaşıyordu.
İnanılır gibi değildi!
İnsan böylesine korktuğu yerde huzur duyabilir miydi?
"Belki de geride yaşanacak çok şey kalmadığında, ölüm o kadar da ürkütücü değildir!" diye düşündü. Kendini bir asır uyumuş gibi yorgun hissetti, uyanmak, uyandığında da hiçbir şeye yabancı kalmak istemiyordu.