Bugün Bana bir şeyi kabul ettirdin. Belki farkında değildin. Ya da bunu kabul etmemi istiyordun.
Senin için, ne anlam ifade ettiğimi anladım.
Dün akşamüstü Taksim Meydanı’nda ve bu akşam Beşiktaş’ta iskelede...
Beni bırakıp gittin.
Ne yaptığımı, nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum artık.
Gerçekten...
Bütün günüm ve gecem seni düşünmekle geçerken ve bana ayrılan sayılı anlara şükretmek varken senden hesap soruyorum. Affedersin...
Biliyorum şimdi yine “ abartıyorsun” diyeceksin.
Sahi abartıyor muyum?
Ya da çok şey mi istiyorum?
Eskiden,
Ben küçükken,
Dünya ne kadar güzeldi...
Hatırlıyorum.
Ankara’daydık. İlkokula gidiyordum. Kıştı...
Kar yağması için dua ederdik.
Gece gökyüzüne baktığımızda eğer havanın rengi kızıla çalıyorsa kesin kar yağacak demekti bu... Yağardı da...
Oysa kar yağmasına sevinecek durumda da değildi (m)k...
Yoksulduk. Okula, abimin ayakkabılarının topuğuna basarak gidiyordum. Ceketim de abimin eski ceketinden bozmaydı. Üşüye üşüye okula giderdim. Ama yine de kar yağsın istiyordum.
Eskiden dünya ne kadar küçüktü.
Ve hayatımız ne kadar sıradandı.
Ama yine de mutluyduk.
Sonra İstanbul....
Denizi ilk defa görmemi unutamam.
O güne kadar hep resimlerde, fotoğraflarda görmüştüm denizi ve İstanbul’u...
Kadıköy’de otobüsten inmemiz, gemiyle Karaköy. Ve eski Galata Köprüsünü yürüyerek geçip Yeni Cami önünde İstanbul hatırası çektirmemiz...
Rüya gibiydi herşey.
Ne kadar kalabalıktı Eminönü meydanı. Ne çok insan vardı. Deniz ne kadar maviydi, martılar, güvercinler, birer kuğuyu andıran gemiler, Sirkeci Garı, belediye otobüsleri, seyyar satıcılar...
Sonra oturacağımız mahalle.
Adını ilke kez duyduğumda Fenerbahçe sanmıştım. Yalnızca Fener’miş[.1]...
eski evleri, dar ve yokuş sokakları vardı...
İlk komşularımız. Madam Eleni ve çocukları, Cici Anne, ev sahibimiz Samahat hanım ve diğerleri...
Her defasında hayranlıkla ve biraz da ürkerek saatlerce baktığım Fener Rum Erkek Lisesi... Sahilde Patrikhane. Mahallenin çocuklarından duyduğum okula dair korkunç hikayeler...
Sonra Karagümrük Ahmet Rasim Erkek Ortaokulu...
Aksaray Pertevniyal Erkek Lisesi...
Güzel sanatlar macerası ve darbe yılları.
Ardından Paris...
Vatan hasreti ve İstanbul yeniden...
Oradan oraya savruluş anlayacağın.
Sana gelinceye dek uzun bir yaşam işte.
İçimde her zaman çocuksu bir yan vardı eskiden.
Her şeye, bütün olumsuzluklara bile umutla bakıyordum.
Sabırlı ve sakindim.
Yokluğa ve acıya göğüs germeyi bilirdim.
Herkesi sevebilirdim.
Paylaşmayı bilirdim.
Acıma duygum vardı.
Ağlamayı da becerebilirdim.
Cesurdum.
Ölüm korkusu yaşamama rağmen ölümden korkmadım hiçbir zaman.
Aşkı biliyor ve çok seviyordum.
Aşk uğruna yapmayacağım şey yoktu.
Buna yalan söylemek de dahildi. Ayıp değil ya...
Hep büyük işlerin adamı olmayı düşledim...
Çok hayal kurdum. Bazılarını gerçekleştirdim.
Çoğu hala duruyor. Ömrüm yeter mi bilmem diğerlerini gerçekleştirmeye. Umurumda da değil zaten.
Küçük şeylerle mutlu olmayı bildim.
Hiç hediye almadım. (Senin tabakan ilkti, teşekkür ederim)
Çok yer gördüm.
Çok insan tanıdım.
Ülkemi çok sevdim.
Bütün kıyılarında
Bütün ırmaklarında
Bütün göllerinde yüzdüm.
Çıkılabildiğim bütün dağlarında kır çiçekleri topladım.
Kasaba kahvelerinde insanlarla sohbet ettim.
Han odalarında kaldım.
Sevdiğimi görebilmek için yarım metre karda kilometrelerce yürüdüm.
Hiçbir vakit şikayet etmedim hiçbir şey için.
Değerli olduğumu düşündüm hep başkalarının gözünde.
Ama şimdi
değerli olmak veya olmamak umurumda bile değil.
Gittiğinde benim adımı unutsan
Ya da nefretle ansan ne
Anmasan ne...
Biliyorum ki burada olsan, burada yaşasan bile senin için, aklına geldiğinde aranan ve ancak bir çay içmeye yetecek kadar zaman ayrılan biri olacağım...
Abartma dedin değil mi...
Hayır abartmıyorum ki...
Sen, aşık olduğum
Deli gibi sevdiğim son kadınsın.
Bundan sonra hiç kimseye aşık olamayacağım.
Çünkü her defasında acı çeken ben oluyorum.
Neden seveyim ki o zaman.
Adam yerine bile konmamak için mi?
Sana teşekkür ederim ama. Bana kim olduğumu,
Nerede durmam gerektiğini öğrettiğin için.
Binlerce teşekkür sana.
Gittiğin için üzülmüyorum artık biliyor musun.
Hatta seviniyorum bile diyebilirim.
Sana yaşattığım o kahrolası 2 ay için özür dilesem de işe yaramayacak.
Hayallerini ve umutlarını kararttım bir süreliğine...
Afedersin... Ne desem, ne yapsam sana geri getiremem biliyorum.
Ama sen de karşılığını vermiş oldun. Ödeştik...
Korkma o müthiş acıyı bir kereliğine çekeceğim nasılsa...
Sonrası,
Sonrası yok işte.
Sevmek,
Mor lacivert bir kelebeğin suya dokunan kanadı’ydı,
Kanadı!
Kimse yarasını sarmadı
Aşk bölündü, ben parçalandım...
Sevmek yaz yağmurunda ıslanmaktı
Suya dokunurdu kelebeğin kanadı
Bir şarkı başlardı bitmek bilmezdi
“Duramam artık bu şehirde”
bu şehir ikimize de dar geliyor.
Ya sen olmalısın ya ben...
Sorularımıza yanıt veremeyen aptal bir şehirdeyiz
Ve tarih ölümün ta kendisi...
Tek bir kule kuşatmadık biz seninle
Tek bir kale...
Savaşlardan sıyrılamadık kana bulamadan ellerimizi
Bilmiyoruz dilimizden anlayan kuşlar
Nerelere yuva yaptılar, nerede çoğaldılar
Nerede öldüler?
Bilmiyoruz...
İkimiz de ölüyüz şimdi!
Artık hiçbir şeyin rengi yok
Bir renksizlik gibi seviyorum yaşamı!
Ayrılırken iskelede benden
beni karanlıkta görmeyen kuşlara benzettin.
Hala ne olduğunu benden saklamaya çalışıyorsun değil mi?
Sana daha önce de yazmıştım.
Seni seviyorum diye sende beni sevecek değilsin...
Ama, kalan zamanlarında,
Gitme anlarına yakın yanımda olmana dayanamıyorum.
Bu,
Bu çok acı,
Çok aşağılayıcı bir şey
Anlamıyorsun değil mi?
Diyorsun ki “dün iki saat seninle oturduk”
Daha ne!
Senin payına bu kadar düşebildi ne yapayım.
Sana çektirdiğim acıların karşılığı olmalı...
Hak ettim mi sence böyle davranılmayı?
Herşeyi umdum,
Utanmadan kestim umudumu
Kanarım şimdi... yanarım...
Bir şarkım bile yok bu acıyı anlatmaya
Bir filmin ezgisi gitmiş sözü kalmış kulağımda;
“ yanarım yanarım ateşimi körükle
yanarım yanarım beni denize at
derine...”
Her şeyin gönlünce olmasını diliyorum. Hepsi bu...
Sana demiştim ki “ arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu yeşermez artık. Kurutmayalım olur mu”
Ama sen kurusun istedin...
Ben seni çok sevdikçe sen uzaklaştın benden.
Hiçbir mevsimde dokunamayacaktım sana,
Yanardım.
Elini tutuşum, koluna girişim zorunluluktu
Sevmiş bulundum ya seni!
Öyleydi ama.
Soru sorulamayacak kadar ötesindeydin denizlerin
Diyarbakır Kalesi kadar suskun...
Seni sevgili kılan
Dudağından eksiltmediğin çiğdem çiçeği gülümsemeydi.
Ben bildim. Sen,
Bilemedin...
Ağlarken gözlerin kahkaha atardı
Ve dondurması çalınmış bir çocuğu andırırdı gülüşün
Hiçbir düşe sığdıramazdım ben seni.
Kısa boylu sevgiler ektin bahçeme
Uzadı mı, limon sıkar gibi ekşitirlerdi yüzlerini
Gerçeklerimi düş yaparken hiç mi üzülmedin?
Aşka dokunduklarını anlamazdın...
Aşka karşılık beklentisi soğuttu gecemi
Hüzzam bozulunca sazlar durdu mu...
Kendi kendimle sohbetlerim olmasa
Kime anlatırdım içimdeki martıcığın
Kocaman kanatlarını
O kanatlar birer yolculukturlar
Birer ‘alıp başını gitme’ dirler aslında
Bavulyüreğim kendine sığmaz oldu
Her an gidecekmişim gibi duruşum bundan.
Mumu ateşe tercih ettin!
Sen ve ben başkalarıyız
Hep yanacakmışım gibi duruşum bundan!
Bu sevdanın altına imza atmasan da
Seni sevmek ve seni beklemek özgürlüğün ta kendisiydi!
Biliyorsun değil mi
Ne denli çaresiz olduğumu...
Gidersen eğer, ki gideceksin buralarda duramam, Gitmez, kalırsan eğer burada olduğunu bilip - seni dar zamanlarda anlık görebilmek kahrediyor beni...
Ve ilk kez seni sevdiğime pişman oluyorum
Keşke böyle olmasaydı.
Ama yapacak bir şey de yok.
Bana yardım et n’olur.
Sana ihtiyacım var.
Saat gecenin üçü.
Sen de uyumadın hala biliyorum.
Sabah görüşeceğiz. Belki yine yarım saat. Ya Sonra...
Sonrası yok işte.
Geldim,
Sevdim.
Geldin,
Gidiyorsun.
Ve hepsi bu kadar...
Ölüm acısının bile bir ay sürdüğü yaşamda aşk acısı ne kadar acıtır ki insanı...
Değil mi sevgili..?
O, memleketine döndü.
Ben, o büyük kalabalıkta yalnızlığımla başbaşa kaldım
Ve film bitti...
Bittiği yerden başka oyuncularla
Başka mekanlarda
Başka zamanlarda yeniden başlayacak ama...
Birimizden biri olmadan...
Kahretsin!
Seni seviyorum
Bunu bildiğini bilmek yetmiyor ama.
Bazen yetinmesini bileceksin
Haddini aşmayacaksın.
Değil mi sevgili?
Bağışla olmaz mı,
Bağışla beni...