Geçen gün, CNR’daki “Evlilik Hazırlıkları Fuarı”ndaydım... Merakımdan değil, eşimin işi nedeniyle... Orada bir buz show gerçekleştirdik. Türkiye’de bu konuda tek olduğumuz ve pek bilinmeyen bir konu olduğu için gösteri büyük ilgi çekti... Müzik, ışık ve canlı bir buz performansı... Ortaya çıkan buz heykeller herkeste büyük hayranlık uyandırdı... TV kanalları çekti, röportajlar yapıldı, TV programlarına davetler alındı... Performansın sonunda heykeltraşımız büyük alkış topladı. Benim ise, tüm bu olup biten içinde gözlerim, buzdan gelin ve damada takılı kaldı...
Çocukken afacanın tekiydim... Hani düz duvara tırmananlardan... Ve o yıllarda bana komşu teyzeler gereksizce sorarlardı, tipik muhabbettir ya;
“ Evlenince de böyle şımarıklıklar yapacak mısın?” Ben de onlara kızardım, “Ben evlenmeyeceğim, bana böyle şeyler söylemeyin!..” Ciddi ciddi de sinir olurdum bu muhabbete. Öyle diğer kız çocukları gibi hayran hayran gelin seyrettiğim vaki değildi. Gelin arabalarının peşi sıra gitmezdim... Yazlığımızın olduğu sahil köyündeki kızlar, harıl harıl çeyiz işlerken ben onlara alık alık bakardım...
İşte o alık bakış yine yüzüme yerleşmişti... Etrafıma bakmaya başladım. 100’ün üzerinde stand vardı; tümü de evlilik üzerine... Özene bezene süslenmiş masalar... Binbir çeşit davetiye... Onlarca gelinlik modeli... Lüksün, yaratıcılığın üst sınırları... Benimse en çok dikkatimi çeken, standların bazılarından sarkan kristal taşlar oldu. Gidip ‘nasıl yapmışlar,’ diye onları inceledim... A! Bir de Caner ve Tülin için davetiye yapılmıştı. Malum milli gelin ve damat adaylarımız oldukları için onların isimlerini taşıyan temsili dev bir davetiye bir standı süslüyordu... Türk halkı onları evlendirmek için adeta ter döküyordu... Mutlaka evlendireceklerdi... Ama neydi insanları bu kadar evliliğe yönelten, evliliği bu kadar önemli kılan?...
Bu işin cazibesi neredeydi? Aşk mıydı, para mıydı, gereklilik miydi, yalnızlık korkusu muydu? İnanın bilmiyorum... Bana sormayın, “Niye evlisin?” diye, ben çocuk sahibi olmaya karar verince evlendim... Kendimi bu konunun dışına atmak için ne güzel bir bahane değil mi??? Ama aslında bu da geçerli bir neden sayılabilir:)
Düşünüyorum da; aşk tanrısal bir armağan... Nadide bir mücevher gibi bulunca değerini bilmek gerekir... Ama aşkı bulunca illaki evlilik saplantısına düşmek neden??? Cellata, masumu teslim etmek gibi bir şey... Evliliğin ağır yükü, aşkın naif omuzları için yaratılmamıştır. O yük, o zarif omuzları incitir...
Sevgi sonsuzlukta en kutsal olan... Ve ilişkilerimizde, evren tarafından bir kese altın gibi bize sunulur... Onu çoğaltmak da, eksiltmekte bizlerin elindedir... Her şey verdikçe çoğalır... Ve bu kesedeki altınlar tam da bu iş için yaratılmışlardır... Verdikçe çoğalırlar... Ama kaç evlilik gerçekten bu düzenekte hareket ediyor??? “Almanın”, esas olan haline geldiği bir dünya düzeni, ne acı ki evliliklere de yansıyor ve en temiz sevgileri bile tüketip bitiriyor...
Para, bu dünya yaşamında var olabilmek için gerekli olanlardan biri... Ama fazlası kime mutluluk getirmişti ki?... Sultan Sülayman kadar zengin olsan bile mutluluğu, huzuru, sağlığı satın alamıyorsun. Üstelik satın aldığın hiçbir şeyi buradan götürmene de izin vermiyorlar. Dünya malı dünyada kalıyor... Biraz daha lüks bir ev, birkaç üst baş için mi bu oyun???
Galiba, insanları en çok evliliğe iten yalnızlık korkusu oluyor:
“Şemsiye yapımcıları
ıslanmaktan
tek kişiyi koruyacak genişlikte
kesince kumaşları
yağmur değil
yalnızlıktır yağan
Daha da hüzünlendirir her gece
kentin sokaklarını
bekçinin nefesiyle
düdüğün içinde dönen
nohut taneciğinin
yalnızlığı
Ne çok sevinirim bilseniz
bir yılan
mezarıma girer de
göğüs kafesimin kemikleri içinde
kış uykusuna
yatarsa”
diyor, Sunay Akın yalnızlığı anlattığı şiirinde... Ve biliyorum ki, insanoğlunun yüreğinde büyüttüğü en büyük korku;. yalnızlık... Çünkü, insan ancak çoğul olunca güçlü oluyor. Tabiata karşı öylesine güçsüz bir varlık ancak birlikten güç alıp, ayakta kalmayı ve sosyalleşerek yaşamını sürdürmeyi başarabiliyor... Dedim ya, galiba insanlar en fazla bu nedenle evliliğe yöneliyorlar... Çoğalmak istiyorlar... Aileler kurmak, çocuklar dünyaya getirmek... Çünkü bilinç altlarında biliyorlardı ki, ancak çoğalırlarsa güçlü olurlar... Eh, böylece benim durumum da açıklığa kavuşmuş oldu:)
Bana bu güne kadar, “Evlilik nasıl bir şey?” diye sorulduğunda ben hep “Bilmiyorum,” diye yanıt verdim, “Kutsal mı? “ diye sordular ben “Bilmiyorum,” dedim, “Güzel mi?” dediler ben yine “Bilmiyorum,”dedim... Sonra tam da bu yazıyı yazarken elime, Halil Cibran’a ait bir şiir geçti... Evliliği anlatıyordu... Onu okudum ve bildim, evlilik nasıl bir şeydir... “Evet,” dedim “Ben evliliğe böyle bakıyorum... Ve bana başka türlü şeyler dayatıldığında bir bilinmezliğe düşüyorum...”
Halil Cibran, dizelerinde evliliği şöyle anlatıyor;
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü, tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü, bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez...”
Doğru söze ne denir??? Tümünüze bu gerçekleri anlayıp, özümseyebilmiş, gerçek eşler diliyorum... Sevgiyle kalın...