Tenimdeki bu berraklık haftanın her günü neden uğramaz? Hem çok uykusuz, hem dünyanın en mutlu uykusunu nasıl uyudum? Ne zaman sızdım kollarında? Nasıl vazgeçtim ama geçemedim seferinden? Hangi ara aldı da gönlümü, başımın üstüne oturdu?
Kırılmışlıklarımın üzerine usulca suyu döktü aldı götürdü de; ne iyi etti…
Sabah yeni oldu. Evde yaşayan her şeyi uyandırmadan süzülüp sokaklara atışım kendimi, huzurdan. Kuş sesleri ve kahvesinin kokusuyla uyanmayı da severim ama bitiremediğimiz sohbetlerin tadı damağımdayken selamlamak asfaltları bir başka makbul.
Bana duygusuz diyorlar artık belki ona da….:) Eleğimizden geçirip döktüğümüz taşları ve kalan bir iki parçayı birbirimizin cebine koyup kapanmışlığımız güven veriyor oysa. Bir biz biliyoruz, yetiyor. Her şeyin azı yetiyor artık. Az insan, az mekan, az yalan…arkadaş listelerindeki kalabalıklardan uzak, yetmeyi öğrenmişliğimizin keyfi tıkırında.
Daha önce hiç güzel uyanmadım mı sahi ben? Uyandım mı? Uyandıysam da hatırlamıyorum. Unuttuğum o kadar çok şey var ki…. Aklımdan sildiğim bir dünya insan yüzü kahpelikleriyle kendi tarihlerini yaşıyor, bir anı hatırlatan takıldığım şarkılar başkalarının artık. Pişmanlık yok, neden-niçin yok.
Çok değil, birkaç yıl önce söylemiştim; -Aşk yokmuş! Işık oyunuymuş aşk…..-
Aşk yok, sevmek var, çok sevmek…güvenmek, bilmek. Uygun düşmeyen bir vakitte başının ihtiyacı olan omuzun her daim sana eğileceğinin verdiği huzur var hem de en karşılıksızından.
Dostun hakkını dosta verdiği bir gecenin sabahı bu sabah…adımlarımız aldı başını koştu.
Aynı şarkı benim için defalarca dinlendi….dinlendik; demlendik. İnandık.
dance me to your beauty with a burning violin
dance me through the panic 'til i'm gathered safely in
lift me like an olive branch and be my homeward dove
dance me to the end of love
dance me to the end of love
we're both of us beneath our love, we're both of us above
Uyandım, parmak uçlarımda uçtum.
Denize daldırdım gözümü, güldüm. Beni aylarca ağlatan acılarımı doğduğu yere gömdüm….