Sevgiyle başladı her şey... Sevgiden türedi milyonlarca canlı ve o sevgide eridi sessizce evrimin gizemli kuralları...
Evrimleştikçe değişen, görüntünün ötesinde, ruhlarında değişimiydi... Değişen bedenleriniz değildi yalnızca, ruhlarımızda değişti.
“Son”lu bir “sonsuzluk” yolunda ilerledik durmadan... Her şeyin bir sonu vardı ama her son aslında yeni bir başlangıçtı...
Bunu bilerek ve isteyerek ilerledik yaşam yolunda; bilinmeyen kadim zamanlardan şu ana dek...
Dünyanın yuvarlaklığı bile kabul edilmezken, sevdalar ülkeleri kurduk gönüllerimizde... Ve unutulmaz aşklarla yürüdük yaşam yollarında...
Aşka düştüğümüz anlarda, kah avuttuk kendimizi bin bir teselliyle, kah vurduk yollara bin bir ızdırabla...
En üzüldüğümüz anlarda bile “Aşk olsun,” dedik, kırgın yüreklerimizle, kıran yüreklere...
Sonunda da hep aşk oldu, çünkü özde, tümümüz, Yaradan’ın aşkından var olduk...
Aşkı, evirip çevirip kah egolarımıza teslim ettik, kah Yaradan’a atfettik...
Yunus, pervanelere döndü, Yaradan’ın aşkı için ve bu aşkla birlikte, sonsuzluktaki ölümsüzlüğü kavradı;
Bu dünya ol ahiretten içeri
Aşıkın yeri var kimseler bilmez
Yunus öldü diye sela verirler
Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.
Mevlana, daima ışığa doğru döndü; döne döne ışıkta yok olmak için... Ve hissettiği büyük aşkı şöyle anlattı;
“ Aşk Geldi ,
Damarımda,
Derimde Kan kesildi .
Beni kendimden aldı,
Sevgiyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ötesi hep 0...” Ardından ekledi; “Bizim Peygamberlerimizin yolu aşk yoludur. Biz aşk çocuklarıyız...”
Nazım Hikmet, Piraye’de buldu sonsuz aşkı... Hücresinin duvarları arasında, şiirler yazdı aşkına.... Piraye, kimbilir, o hücreye kaç kez, Nazım’ın hayallerinden yürüyerek konuk oldu ve o ziyaretlerden birinde şu dizeler hayat buldu;
Hoş geldin kadınım,
Ayağını bastın odama
40 yıllık beton, çayır çimen şimdi,
Hoş geldin kadınım
Hoş geldin.
Güldün,
Güller açıldı
Penceremin demirlerinde
Ağladın,
Avuçlarıma döküldü inciler
Gönlüm gibi zengin,
Hürriyet gibi aydınlık oldu odam
Hoş geldin kadınım,
Hoş geldin...
Ve Goethe,
Bizler nereden doğduk?
Aşktan.
Nasıl yok olur gideriz?
Aşksız.
Kendimizi aşmanın çaresi nedir?
Aşk.
İnsan aşkı bulabilir mi?
Aşk yoluyla.
Uzun zaman ağlatmayan nedir?
Aşk.
Bizi hep ne bağlamalı?
Aşk.
Kendini aşka adayan, sevdiği tüm kadınları şiirlerinde ölümsüzleştiren, ardından onları terk eden ve tüm sevdiklerinin ölümünü görecek kadar çok yaşayan Goethe... 74 yaşında buldu gerçek aşkını... Aşkı Ulrike, 17 yaşındaydı... O’nun uğruna hastalığını unutup, gezilere, danslara gitti; gençlik günlerinde olduğunca gözleri parıldadı... O’nunla, 74 yaşında, aşkın getirdiği gençliği yaşadı... Ama, güzeller güzeli Ulrike red edince evlenme teklifini, ilk kez terk edilişin acısını tattı. Ve bu terk ediliş sonu oldu... Son şiiri bir ağıttı aşkına; Marienbad Elerjisi, diğer adıyla Marienbad Ağıtı...
Ağıtının, son dörtlüğünde, gözyaşları gizliydi şairin ve yaşadığı aşktan anladığını şöyle anlatıyordu;
Tanrı’nın verdiği huzuru bu evrende
Akıldan çok mutluluk veren - okuduğumuza göre -
Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla,
Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada
Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde
Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine...
Yıllar boyu gerçek aşkı aradık durduk... En gerçek sandıklarımız avuçlarımızda bir tutam kül oldu. Ve sonra o küllerden nice yeni aşklar doğdu. Çünkü her aşkın bir misyonu ve her aşktan alınacak nice dersler vardı.
Aşkta, aşkı aradık... Yaradan bizi aşktan var ederken, baktığımız her yerde o aşktan izler gördük... Ama çoğunlukla anlayamadık; bizi aşkıyla var eden Yaradan’dan gelirdi, bizde varlık bulan her aşk...
Bizlerse, en büyük aşklarımıza, nedenini bilmeksizin en derin acıları verdik. Ve her aşkın sonunda, Aragon’un, O’nu, “aşka aşık şair” haline getiren, Elsa’sına duyduğu aşkın ardından vardığı sonuca ulaştık;
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur...
Belki “Cennet Bahçesi Miti”nde anlatılan, kovuluşun, hala içimizde yaşayan, o derin korkusuydu, bizi aşkımıza karşı acımasızlaştıran. O, unutulduğu sanılan ama her daim hatırlanan, kadim zaman korkuları ve bizde yarattığı sadomazoşist eğilimler... Acı verirken acı çekmeyi aşk sandık nesiller boyu...
Goethe, gençlik aşkı, Chorlotte Von Stein’e duyduğu aşkta yaşadı belki de ilk kez, aşk acısını...
Chorlotte, Baron Von Stein’in karısıydı... Üç çocuklu, fazla güzel olmayan bir kadındı... Ama entelektüel ve Goethe’deki dahiliğini anlayan tavrı, Goethe’nin, O’na tutkulu bir aşk duymasına yetmişti ve bir mektubunda Chorlotte’a şöyle seslenmişti;
“Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek, ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olduk...”
Acı arketiplerinin en yükseldiği zamanlardan birinde, Haçlı Seferleri sırasında; aşka karşı uygulandı işkenceler... Kişilerin ağızlarından, aşklarıyla ve ahlak dışı kabul edilen yaşam deneyimleri ile ilgili itirafları almak için, haç sancağının altında erkeklere ve kadınlara, vahşet ölçülerinde seksüel işkenceler uygulandı. Aşkı yaşayanlar, ahlaksız sayıldıkları için, sakat bırakıldılar, aşksızların vahşi bakan gözleri ve taşlaşmış kalpleri önünde... Eza edenler, hiç utanmadılar ve üzülmediler acı verirken.
Işığın aşkıyla kalın...
(devamı var)