Aşk olmayan gönül
Misal-i taşa benzer’di...
Roma’da M.S. 270 yılında, Roma kralı Claudius tarafından yasaklandı aşk. Özellikle de, Hıristiyanlarla yaşanan aşklar...
Oysaki, aşkı, Tanrı verirdi yüreklere ve istese de, o hükmü bozamazdı bir hükümdar bile. Claudius’da bozamadı bu hükmü. Bu yasağın ardından St. Valantine efsanesi çıktı ortaya... Valantine, günümüzde hükümdarca öldürüldüğü gün, “Sevgililer Günü” olarak kutlanan aziz olarak varlık buldu yaşamlarımızda. O’nun, hapiste geçen günlerinde, gardiyanının kız kardeşi Julia ile yaşadığı aşk ise, başka bir efsane olarak anlatıldı dilden dile...
Valantine, gözleri görmeyen Julia ile tutsak edildiği hücresinde buluştuğu zamanlarda, Julia’ya, Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı’ya yönelmeyi öğretirdi. Julia, dünyayı Valantine’nin anlattıklarıyla görürdü. O’nun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulurdu.
Efsaneye göre, birlikte dua ettikleri bir gün, Julia’nın gözleri görmeye başladı.
“Valantine ve Julia” mitindeki ana tema, her türlü zorluğu aşan aşkın gücü ve aynı anda, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleşimidir.
Peki ya, aşkı yasaklayan zorba diktatör Claudius’un, adının aşkla ölümsüzleşmesine ne demeli? Aşkı yasakladığı zaman, acaba hiç aklına gelir miydi, adının aşk nedeniyle ölümsüzleşeceği?... Evrenin kozmik şakalarından biri daha... Ve göze çarpan aşkın, trajikomikliği...
Claudius’un, aşkı yasaklarken, acaba, gerçekte korktuğu neydi? Siyasi nedenlerin ötesinde, belki de aşktan bizzat korkuyordu. Çünkü aşk, kimi zaman, bir hastalık gibi kemirirdi bedenlerimizi. Tanrısal gerçekliğe ulaşmadan yaşanan aşklarda hep yalnızlık vardı çünkü...
Genellikle, Yaradan aşkını, hep en sona saklayıp, hatta bir çoğumuz aklımıza bile getirmeden, aşkları hep bedenlerde ve duygularda arayıp durduk... Oysaki aşk, yalnızca bedende olursa sex’ti, duyguda olursa hoş bir nidaydı ama ruhta olursa, işte o zaman gerçek aşktı...
Ruhuna ermeden, ruhunun aşkını hissetmek ve onu bulmak da hiç kolay değildi. Bulduğunda ise, onu yaşamak genellikle cesaret isterdi. Çünkü o, en olmadık zamanlarda ve en olmadık biçimlerde çalardı kapıyı...
Aşk, kutsal bir sel gibi akardı. Biz kapıları kapatmak istedikçe o, kapıları hırçın dalgalarıyla açar, bizi sürükleyerek çeker alırdı saklandığımız köşelerden... Aşk, Yaradan’ın buyruğuydu ve bu buyruktan kaçacak, saklanacak hiçbir yer yoktu...
Aşkı, dilin söylemese de gözlerin söylerdi, gözlerini sustursan enerjin akar giderdi... Yayılan enerjiyi saklamak için ise, hiçbir güç yetmezdi...
Hele bir de, ruh aşkınsa karşındaki, Yaradan’ın buyruğuna karşı gelmek için yürekli olmak bile kafi gelmezdi.
“Ruh aşkı”... Peki,o neydi ? Evrene, sordum nasıl bir şeydir diye? Ve aktı geldi cümleler;
Çağlar boyu seslenişlerle gelen bir düş gibi,
Peşim sıra yürümektesin, neden?
Ben bıksam da,
Hep izimi sürmektesin, neden?
Haykırsam da yüzüne ve en acımasız sözleri sarf etsem de ardından,
Yine bana gelmektesin, neden?
“Git”ten anlamaz zihnime vuran sessiz düşüncelerin,
Ve “Gel”den anlamaz duygudan uzak düşlerin...
Sonsuzluk kadar uzak,
Son kadar yakın,
Ve bitmeyen bir karmaşada dingin,
Sen öyle dururken,
Ben sana bakıp
Kızıyorum bazen...
Ama bazen anlıyorum olanları; “neden”ini ve “niçin”ini
Duyuyorum sessizliğindeki çığlığı...
Acın, acım gibi,
Düşüncen, düşüncelerim,
Neşen, bazen kulağımda çınlayan gülüşün...
“Kimsin sen?” diye sormuyorum hiç sana
Çünkü biliyorum,
Ruh aşkımsın sen,
Sabır, acı, mutluluk ve hasretle
Gelen...
Ruh aşkında, her şey ne zaman başlardı? Bilinmeyen zamanların birinde mi? Kim bilir belki de, bilmediğimiz boyutlarda, halen yaşanmakta olan o kadim zamanlardan birinde başlamıştır her şey... Belki de bedensiz bir varlıktan yansıyan bir izdüşümdür, “ruh aşkım” dediğin varlığın bedeninde gördüğün...
İçimdeki, karmaşık cümlelerin mimarı der ki;
Her şey bir gizem.
Karmaşa gibi görünen aslında, sendeki sen
Ve sendeki karmaşa, en yalın, en kısa ama en güçlü gizem...
Sevgiyle kalın...
(Devamı var)