"Cennet İlahileri"... Yaradan'a, yaşadığı coğrafyaya, insanlara aşık bir gönlün yürek haykırışları...
"Duy!.." Büyük değişim öncesi, vuslatın son sancılarında bir çağrıdır, sana söylenen bu şarkılar...
Yine çok boyutlu bir İlhan İrem albümünde dönüp duruyor zihnim... Her dinleyişimde farklı anlamlara ulaşıyor bilincim... Her zamanki gibi, yine açılıyor kapılar, uçuşuyor yıldızlar ve başlıyor sonsuz yolculuklar...
Samanyolu Galaksisi'nin merkezindeki, karanlık noktadan mı doğmuştu yaşam? Geçmiş, gelecek, an... Her şey birdi her zaman... Hiçlikte kaybolurken ruhlar, tutunmak için yaşama, zamana sığındılar... O zamanlardan bir zaman ki, o aslında "genişlemiş an"dı, güneş bir gün dönümünde, her şeyin başladığı yer var sayılan galaksinin kara noktasıyla aynı koordinatta birleşti. Bir güneş dönemi daha bitti Maya kozmolojisinde. Güneş, galaksinin kara noktasıyla birleşti -ki aslında o nokta bir kara delikti. Maya'ların kutsal yıldızları gökte hizaya dizildiler. Göklerde yıldızlardan bir çarpı belirdi. Ve yeniden var oldu, bu birleşimin muhteşem "Yaşam Ağacı"...
Mayaların kutsal "Yaşam Ağacı", belki de Kuran'ı Kerim'deki Tuba Ağacı'ydı... Kökleri dal, dalları kök olan kutsal cennet ağacı -ki, O'nun göklere uzanan köklerinde her daim melaikeler uçuşurdu. Bu ağacın oluşumuydu anahtar. İşte o an açıldı galaksinin kara noktası yani kapalı gözü- ki o göz özlenen, istenen, gidilmesi amaçlanan yüksek boyutlara açılan bir kapıydı... O kapıdan geçebilecek olanlar ise, yalnızca saf kalabilmiş ruhlardı...
O da, saf kalabilmiş ruhlardandı; inancı bilgelikte arayanlardandı; kapılmadan dünyevi safsatalara, yüceliği yüreğinde bulanlardandı; O, genişlemiş anda, henüz dünya zamanıyla yaşanmamış olanları görebilme sırrına ermiş olanlardandı... Gördüğünde galaksinin açılan kapısını, diledi, " Allahım aç kapılarını/ Allahım aşk kapılarını..." Bu, bir duru görüde, yakarıştı Yaradan'a... İstedi ki, açılan kıyamet kapısı değil, Allah'ın, yarattıklarına duyduğu aşkla bezeli diyarlara açılan bir cennet kapısı olsun...
Dileyene, isteyene sonuna dek açıktı kapılar. Açılan kapıdan içeri girdi. Işıklı bir yolculuktu yaşadığı. Bambaşka bir boyutta, daha önce hiç bilmediği ilahi sularla yıkandı, görmediği uykulardan uyandı ve dünyevi bilinç onu terk etti. Yeni bir hayata kavuşturulduğu, güçle, erinç ve umutla doldurulduğu "İhya gecelerinde nurlandı/ İlahiler ve dualarla kutsandı / Seyreyledi Arş-ı Alemi"...
Gördü, olanları ve olacakları... Hiçbir şey yapmayıp her şeyi Yaradan'dan bekleyen, kaderden medet umarak ruhunu yüceltmeyen, Gayyum'un yolcularını korkunç bir kıyamet bekliyordu. Doğal felaketler, hastalıklar ve ölüm... Birden, tüm o kıyamet görüntülerini izlediği boyutta yalnızlığını fark etti. Henüz bu boyutta kalmak için erkendi... Yalnızlık Allah'a mahsustu ve insanlığı bu kıyametten alıkoyacak sevgi sözcüklerini, uyarı mesajlarını bekleyen kalabalıklar vardı...
İşte o an, bedeni rahmani bir nefesle efsunlandı... Yaradan'ın, en öte boyutlarını anlatan ismi "Hu" titreşimiyle O'nu sardı... "Ya Allah, ya Hu" ilahi metinlerde "Dillerinden söyleyen ben olurum," demekti. Ve O, "Hayra alemet lütüflar eyle," derken insanlık için dilediği hayırların kabul olacağını biliyordu.
"Hu", Yaradan'ın varlığını en güçlü hissediş biçimlerindendi; O'na, her şeyden, şah damarından bile daha yakın oluştu; O'nun yarattığı bir mucize oluşunun farkına varıştı. Aslında "Hu", Yaradan'dan kopmadan önce, O'nunla bir olduğumuz anları yeniden yaşamamızdı, yani "Hu", "dejavu"ydu...
Bilinci, yeniden Dünya'ya dönerken, bir geçmiş zaman çanı çınladı kulaklarında... Ardından bir sesleniş duydu, "Müjde!.." Bazı dinler "Müjde"yle bildirilmişti. Yeni bir din müjdelenerek filiz veriyordu o geçmiş zaman görüntülerinde... Mısır'ın ilahesi, cennetlerin kutsal annesi bakire İsis, yol alıyordu çiçeklerle bezeli şenlikli bir düğün alayında...Tanrı Osiris'le mistik evliliği zıtların birlikteliğiydi. Onların birleşmeleri doğadaki dişil ve eril güçlerin çatışmasını izleyen dinginlik ve yükselişti. Oğulları Horus bakire bir anneden doğan Tanrı'nın oğluydu...
Ama müjdelerle gelen yeni dininin bu birleşim ve yükseliş hoşuna gitmiyordu ve İsis'in çağlar boyu kutlanan şenlikli düğünü bozuluyordu. Nazlı gelin ölüyordu... Yeni din, öldürdüğü bakirenin ardından, çan sesleri arasında, başka bir bakireyi yüceltiyordu... İsis'in tapınakları bir bir yeni bakireye atfediliyordu... İsis, yıkılan mabedleriyle her geçen gün biraz daha unutuluyordu..."Misk-i amber kokuyor hala/Sedef teni soluyor karanlık sularda/Göğsünde al karanfil ağlıyor anılara.../ Elveda! Nazlı gelin..." Ama unutulan bir şey vardı, İsis ölümün ve yeniden doğuşun simgesiydi... Ölüm onun için "gam" değildi.
Dinler, kıyamete yakın bir zamanda gelecek kurtarıcıdan söz eder. Bu onurlandırılmış kişi "Mesih"tir... Peki Mesih, bir kişiye mi atfedilmiştir? Bence, Mesih kişiden öte bir anlam taşımaktadır. O, Yaradan ve insan arasındaki kutsal bağın sevgi enerjisiyle güçlendirilmesidir. Bu güzel enerji, insanlığın, gittikçe körleşen gönül gözünü açmak , sevdasız yüreklere sevgi akıtmak, savaş çığlıklarını susturmak, iyilik, bilgelik ve sevgiyi yüceltmek için dünyamıza akacak ve Mesih bir bedende değil, binlerce bedende enerjisiyle var olacaktır. Bu enerjiyi kabul edenlerin geçeceği kapı ise, kıyamet değil, üst boyutlara açılan bir kapı olacaktır.
Ama bu enerjiyle birleşebilmek için çaba, emek, kinden, riyadan, yalandan arınmak gerekir... Bu yolda yürürken, kimi zaman sözler, hakaretler, işkenceler bir yılan ısırığı gibi yakar yüreği, teni. Kimi zaman yürünen yol ateş olur kavurur yürüyeni... Ama bu ilahi yola gönül vermiş olanlar bilirler, yüzünü cennete doğru dönüp yürümenin kıymetini. " Yürü ya seyyah-ı Avere yürü/Çevir yüzünü cennete doğru." Bu cennete doğru yürüyüşte, dinin, dilin, inancın ne olursa olsun bir olup, şekilcilikten arınıp, gerçek Yaradan bilincine ulaşmak gerekir... İşte o an, yüzünü cennete doğru çevirip yürüyenlere açılır cennetin kapıları. Yükseliş o kapıların ardındadır. "Yüksel ki yerin bu değildir/Gül cemalim peçeni indir/Gözüm dalar gider ışığına/Vuslatınla beni sevindir..."
Hz. Muhammet, Hz. Musa, Hz. İsa ve daha bir çok kutsal insan. Onlar hep dinlere sembol edildiler. Bir çoğumuz, gerçekte ne anlatmak istediklerini bile anlamaya çalışmadan, onları inancımızın sembolü kıldık. Kutsal olanın bedenler değil, Yaradan'ın enerjisi ve bilgelik olduğunu unuttuk. Onları süs ve övgü dolu şiirlerle yani sagularla süsledik; ölümlerinin ardından ağıtlar yaktık; onlara atfettiğimiz inançları üzerimize giysi gibi giydik. Bu giysilerle sosyal statü aradık. Daha da yetmedi bazılarımız onları, dünyevi hırsları için kullanarak güç elde etme telaşına girdiler. Mesih'i, gelecek kurtarıcıyı hep kendimizin dışında aradık. Halbuki o kurtarıcı bizim içimizdeki ilahi sezgideydi, hoşgörüdeydi, affedicilikteydi, sevgideydi... Ama anlamadık... Sonra bir baktık ki tüm bu yaptıklarımız, içimizdeki İlahi Işığın ölüm töreni... "Elinde billur küre Dünya tahtında/Şölenler, heyecanlar, veda kervanında/Havariler yakarır hak aşığına/Yokluk asılı kalır Dünya tahtında /Yani günlerden bir gün arındığında/Tüylerden kanatlardan soyunduğunda/Gözlerin mangalarla oyulduğunda/Belki gülerim belki gülmem sorulduğunda/Bunları kim yaşadı?/Yaşayıp da anladı/Varlığının en kadim sırlarında/Zahiri aynalarda ahirin tohumları/Kıyamete koşuyor Gayyum'un yolcuları/ Çığlığım yankılansa çarpıp da benden bana Havariler yakarır duyulduğunda/Boş bedenleri alır, yıkayıp temizlerler/Sagularla süsleyip yunaklara dizerler/Aklanıp paklanınca o masum bedenleri/Ağıtlarla saklayıp, törenlerde giyerler."
Mayalar, "Güneşler" adını verdikleri gerçekleşmiş dört devreden söz ederler. Ve bu devrelerin her birinin ardından, büyük değişimlerin ve yenilenmelerin yaşandığının anlatırlar. Tıpkı bizim için kutsal olan dört peygamber gibi. Onların her biri de dünyaya, farklı akımlar, değişimler ve enerjiler getirmişlerdir.
Mayalar'a göre, 21 Aralık 2012'de 5. Güneş bitimi yaşanacak yani, Beşinci Güneş Devresi sona erecek. Maya takvimi bu devreden sonra sona eriyor. Bu nedenle bu devrenin bitiminin, insanlığa kıyameti getireceği konusunda iddialar ortaya atılıyor.
Peki bu devrenin bitiminin, tüm dinlerin kardeşliğinin kabul edileceği, insanların ilahi bilgelik ve ışıkla dolacakları bir dönemin başlangıcı olması mümkün değil mi?
Neden hep içimizdeki ilahi ışığı görmezden gelip kıyamet senaryoları yazıyoruz; neden içimizdeki saf sevgiye bir şans vermiyoruz; neden karanlıklara karşı bizlerde içimizdeki ışığı söndürüyor o karanlığa bir karanlık daha ekliyoruz?.. Oysaki, karanlık ışığı bekler aydınlanmak için...
İçimizde, nefreti değil sevgiyi büyütürsek, savaş çığlıkları değil, barış şarkıları söylersek, paylaşır ve güvenirsek, Yaradan'ın bize açmayacağı ilahi aşk kapısı yoktur.
Yaradan bir gül ise, O'na inanan da bülbüldür. Ve o güle aşık bülbül insanlığa hep, barışın makamı nihavent eşliğinde, huzur veren sesiyle şarkılar terennüm eder durur. Ama bir gün bakar ki şarkısını anlayan yok, işte o an yüreğinin zindanlarında onulmaz bir acıyla, matemini tutar. Ama yine de bilir ki, bu zindandan çıkış vardır. Mısır'ın şifacıları Teselya büyücüleri, zorda kalanlara yardım eden ensarlar daima onların yanındadır. Kainat inanandan asla yardımını esirgemez. En umutsuz anlarda bile her zaman koruyan ve kurtaran bir el, saflığını, içindeki ilahi ışığı koruyabilmiş olanlar için uzanır. Ve o bülbül çok geçmeden yine bir dem tutturur nihaventli ezgilerde...
Peki, insanlığın tarihini yazan şu meşhur Mahşerin Dört Atlısı ne zaman duyar bülbülün şarkısını?... İnsanlık tarihinde çığlık çığlığa yol olan bu dört atlı neyi sembolize ederler?
Birinci atlı, beyaz bir atın üzerinde oturur. Başında bir taç vardır. Ve Tanrı'nın dünyasını, yaşamı, umudu temsil eder. İkinci atlı, savaşı temsil eder. Kan kırmızısı bir ata biner ve kocaman bir kılıç taşır. Bu atlı iktidarı ve resmi politikaları temsil eder. Üçüncü atlı, siyah bir atın üzerindedir. Refah ve kıtlığı ölçmek için bir terazi taşır. Refah için kara tablolar çizen bir ekonomisti anımsatır. Dördüncü atlı, soluk ve kansız bir ata biner. Hastalık ve ölümü sembolize eder.
Dünyevi egolardan kurtulabilmiş olanlar için korku artık var olabilen bir duygu değildir. Korkunun yerini sevgi almıştır. Artık Mahşerin Dört Atlısı onun için önemli olmaktan çıkmıştır. Ama bunu başarabilmek için, kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprülerini dünyada geçmek, insani zaaflardan arınmak, kendimizi korumak için giydiğimiz egosal zırhlardan kurtulmak gerekir. Tüm bunların ardından, gerçek Yaradan bilincinde, sonsuz cennetlere ulaşılır. "Kalbin kırıklarını, paramparça yalnızlıkları/kuşandığım zırhları sana verdim./Ey özgür ruh/isyankar rüzgar!/MAHŞERİN DÖRT ATLISI!/ Savurun görkemli çığlıklarınızı/Ben burdayım!"
Görünen o ki, Sislerin ardından beliren yeni bir yaşamın yoludur. "Sis", başlanan noktaya dönüştür. Evrende her şey döner... Şarkılar neden dönmesin?... Şatlup, açılan galaksinin kapısından geçmeye yardımcı olan ilahi rehber olmalı. Yad edilen yıldızlar, dizilimleri çarpı oluşturduğuna, Kutsal Maya ağacını, yani yaşam ağacını oluşturacak yıldızlardır. Maya Ağacı, galaksinin kapısının açılmasındaki anahtar dizilimdir. "Odalarına gir cennet yüreğinin/Yıldızları yad et birbir/Gecenin derinliklerinde anahtarlar şıkırdar/Hava kızları raksederler..."
Artık, özgürleşmek, Mahşerin Dört Atlısıyla savaşabilmek için arınma zamanıdır;
"Hüzün/yüzyıllar boyu
Tövbe/günahlara
Veda/zehirli elma
Gonca/dudaklarda..."
Ölüm yeniden doğumdur. Çiçeklerin ecesi İsis'de, "Müjde"lerle gelen ölümünün ardından yeni yaşamına başlamıştır. Yine, gizli bahçelerde lirik bahar senfonileri işitilmektedir. "Sekiz Bulut Dağının Prensesi/Mevsimlik heveslerini dökmüş/ Eski Zaman elbiseleri akıp gidiyor üzerinden..."
Hırsların örselediği inançlar her daim var olacaklar... Hep daha üstün olma tutkusu bizleri her zaman felaketlere, savaşlara sürükleyecektir, "Hırs akrebi vahşice kanırttı, acımasız, meşum/Kim daha yükseklerde o mu ben mi?/
Başında kainatın sarkacı/Geçmiş,an ve gelecek/ Varolmuş ve olacak..."
"Sis" albümdeki tüm şarkıların özeti gibi. Bize kalansa asıl anlatılmak istenen özü kavrayıp, anlayabilmek...
Zaman, zaaflardan, korkulardan arınmış olabilmenin, bir "salamender" gibi ufak da olsan güçlü kalabilmenin, sisleri aşıp cennet kapılarına ulaşma zamanıdır.
Galaksinin kapısı, kıyamete değil,
"Cennet İlahileri"yle, Yaradan'ın, ilahi aşk dolu cennetlerine açılsın...